Garip bir saptama ile başlayacağım.
Geçenlerde Eda bana bir YouTube videosu gönderdi. Bir stand-up gösterisi. Harbiye Açıkhava’da yapılmış, yaklaşık bir saatlik bir gösteri. Daha önce aynı sahneye, Müjdat Gezen ve Çağla Şıkel’in oynadığı 7 Kocalı Hürmüz için gitmiştik. Kalabalıktı, birkaç bin kişi vardı sanırım. Ben de “önden olur” diye bloğun en arkasından bilet alınca, sahneyi neredeyse göremeyeceğimiz en uzak noktadan oyuna dahil olmuştuk. Bacak uyuşması da cabası.
Neyse, konu o değil.
Eda videoyu gönderirken, “Trafikte izlenir, çok iyi” gibi bir şey yazmıştı. Annesini bırakmış, Şile’ye gidip gelmiş, Emine ablasını almaya gitmiş; yani uzun trafiklerin içinden geçmiş bir günün tavsiyesi gibi. Ben de trafik yoğun bir günümde açtım, dinledim, izledim.
Ve açıkçası çok şaşırdım.
Gerçekten çok iyiydi. Yavan, rahatsızlık veren, ağızda kekremsi tat bırakan bir an yaşamadım desem yalan olmaz. Oysa ben böyle şeylerde kolay soğurum. Bir yerde yapaylık, zorlama, fazlalık, seyirciyi rahatsız eden bir tat hissettiğim anda koparım. Ama bu defa öyle olmadı. Hızlıca aktı gitti. Hatta Cem Yılmaz’da hissettiğim o akış duygusunu hissettim. Sıkılmadan tekrar tekrar izlenebilir bir şeydi.
Aklımda birçok parça kaldı: dalgıç, trafik kazası, ÖSS’ye hazırlık, yatay geçiş kovalamak, dalarak ilerlemek… Ama asıl aklımda kalan, gösterinin bizi her defasında uçurumun kenarından çekmesi oldu. Bazen düşeceğimizi sandığımız yerde kurtarıyor, bazen hiç fark etmeden derin bir uçuruma bırakıyor ve o düşüşün yarattığı sürprizle güldürüyordu.
Ama aslında konu bu da değil.
Konu, o çocuğun tutuklanmasıyla bende uyanan yazma isteği. Hatta öyle bir istek ki, uyurken bile kelimelere ve dışa vurulan duygulara dönüşmüş gibiydi. Sabah bir anda düştü içime. Şimdi terasta, gölgede, güneşin doğal yansımasıyla ısınırken yazıyorum. Bir önceki günün yağmurundan kalma serinlik var. Arkada elma sesi, elmalı turta hikâyesi, Cheryl’in yaptığı turta ve Alman komşunun gelip neredeyse tek hamlede götürmesi… Hayat kendi akışında devam ediyor. Ama aklım başka yerde.
HPE’de çalışırken sık kullandığım bir şey vardı: “duygu kırılımları çemberi”. İnsanların tepkilerini anlamak için bakardım. Aslında empati kurmak için de kullanıyordum ama sadece empati değil; karşımdakini daha iyi anlamak, çözmek ve ona göre bir davranış geliştirmek için de. Çünkü sana sinirlenen birini rahatlatmak için yaptığın şey, eğer alttaki gerçek duyguyu anlamadıysan, onu daha da çileden çıkarabilir.
Ben son yirmi yıldır Türkiye’de yaşananları biraz bu çember üzerinden okumaya çalışıyorum.
Türkiye’de eski dönemin seküler, görsel olarak daha Batılı, demokrasi ve Atatürkçülük söylemleriyle kendini tarif eden elitleri vardı. Bu elitler, toplumun önemli bir kısmı tarafından rahatsızlıkla ama bir ölçüde kabullenilerek izleniyordu. Sonra bu seküler yapı yönetimi sürdüremedi. Muhafazakâr kitle ise, özellikle gelir seviyesi düşük ama inanç üzerinden mobilize edilmeye açık kesimlerle birlikte, çoğunluk olduğunu önce yerel seçimlerde, sonra genel seçimlerde fark etti. Böylece yönetimi devraldı.
Burada sadece siyasi bir değişim yaşanmadı. Aynı zamanda eski elitlerin sembollerine karşı bir tepki de oluştu. Öncekiler Atatürk dedikçe, yeniler onu doğrudan reddetmekten çok “Mustafa Kemal” diyerek başka bir portreye evirdiler. Açık giyime karşı türban, milli bayramlara karşı dini bayram vurgusu, normal okula karşı imam hatip, eski kültürel kodlara karşı yeni semboller…
Ben bir dönem bu mücadelenin dengeye geleceğini düşündüm. Hâlâ da bir yanım öyle düşünüyor. Çünkü muhafazakâr kesim bir yandan sermayeyi eski elitlerden kendi zenginlerine aktarırken, diğer yandan çocuklarını okutuyordu. Dışarıda imam hatip diyen, içeride çocuğunu Amerika’da, Fransa’da okutuyor; dışarıda “milli” diyen, içeride çocuğu İngilizceyi sular seller gibi konuşsun istiyordu. Yani muhafazakâr elit de sonunda kendi çocuklarını seküler elitlerin araçlarıyla yetiştiriyordu: iyi okul, yabancı dil, yurtdışı, sanat, teknoloji, dünya deneyimi.
Ama burada önemli bir şey var: Para ve güç hızlı el değiştirebilir; kültürel rahatlık ve kabul edilmişlik o hızda el değiştirmez.
Bir arkadaşımın babası şöyle dermiş: Zaman içinde Bektaşiler ateist, Aleviler Bektaşi, solcular komünist, savcılar solcu-sosyal demokrat, dinciler de sağcı olur. Yani değişim herkesi bir yerden hizalar.
Ben de buna benzer bir dönüşümün kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Ama bu dönüşüm aynı jenerasyon içinde tamamlanmıyor. Sen çocuğunu alır okutursun, kanatlarıyla uçmasını sağlarsın, yaptığı seçimlere karışmaz ama üzüntüsünü içine basarsın. Onun çocukları ise senin muhafazakâr bakışından çok daha habersiz bir dünyaya doğar. Hayat böyle işler. Bugün “beyaz Türk” diye küçümsenen profile benzemek isteyenlerin yolu da çoğu zaman buradan geçer.
Şimdi geriye dönüp bakınca, “beyaz Türk” diye tanımlanan şeyin aslında sanıldığı kadar ayrı bir kökten gelmediğini düşünüyorum. Bu bilimsel olarak arkasını doldurduğum bir iddia değil; daha çok bir gözlem. Ama bana göre Türkiye’deki birçok kültürel fark, kökten gelen bir farktan çok, jenerasyon farkı, eğitim farkı, şehirleşme farkı ve dünyayla temas farkı.
İroni de burada başlıyor.
Bugün “elit”, “beyaz Türk”, “seküler züppe” diye küçümsenen insanların önemli bir kısmı, aynı zamanda o çok övülen “yerli ve milli” teknolojileri hayata geçiren mühendisler, tasarımcılar, yazılımcılar, uzmanlar. Savunma sanayinde insansız hava aracı yapan, elektronik çözümler geliştiren, elektrikli otomobil üzerinde çalışan birçok insan, sosyal kod olarak aslında küçümsenen o profile oldukça yakın. Bu insanlarla aynı odada otursalar, belki üçüncü ya da beşinci dakikada kavga edecek kişiler, onların ürettiği ürünlerle gurur duyabiliyor. Bu da bize özgü tuhaf çelişkilerden biri.
Türkiye’de kökenlere baktığımızda, Osmanlı’dan gelen birkaç yerleşik aile haricinde büyük çoğunluğun hikâyesi birbirine çok uzak değil. Kimisi Balkanlardan göç etmiş, kimisi Anadolu’da doğmuş büyümüş, kimisi köyden kasabaya, kasabadan şehre taşınmış. Cumhuriyet’le birlikte kimi aileler çocuklarını okutmuş; öğretmen, memur, sağlıkçı, mühendis yapmış. Onların çocukları 80’lerde, 90’larda büyük şehirlerde üniversite okumuş. “Beyaz Türklük” dediğimiz şeyin önemli bir kısmı burada başlamış.
Bu insanlar dünyayı görme tecrübesi yaşarken, çocukları geçmişlerinden daha kopuk, daha gevşek bağlı, daha eğitimli ama ülkeye aidiyeti bazen daha ölçülmesi zor gençlere dönüştü.
Buna karşılık ilk adımda köyde kalan, çocuklarını ancak yakın şehre taşıyan, şehirde de köy yaşamını kısmen sürdüren ailelerde süreç bir jenerasyon geriden geldi. Onların çocukları üniversiteyle daha geç tanıştı. Muhafazakâr çevreden çıkmaları daha zor ya da daha geç oldu. Bu yüzden onların çocukları seküler, muhafazakâr ve milliyetçi kodların karıştığı daha hibrit bir kimliğe maruz kaldı. Bunu konuşmalarında, yaşam tercihlerinde, özgüvenlerinde ve çekingenliklerinde görmek mümkün.
Eğer bu insanlar yurtdışına giderse, bu kodlar çocuklarına farklı bir “Almancı” versiyon olarak aktarılıyor. Türkiye’de kalırlarsa da tam kabulü zor olan, arada kalmış beyaz yakalılar ortaya çıkıyor.
Bir de Cumhuriyet’le birlikte yakın şehirde esnaflık ve tüccarlık yapan aileler var. Bunlar çocuklarını çok uzağa göndermeden, kendi muhafazakâr kodlarını koruyarak büyüttüler. Babaların yaşlanmasıyla aile içinde travmatik dönüşümler yaşansa da, bu kitle muhafazakâr çekirdeğin önemli bir bölümünü oluşturdu. Son dönem zenginleri ve oy potansiyeli büyük ölçüde buradan çıktı. Zenginleşen muhafazakâr ailelerin çocukları ise çoğu zaman muhafazakârlığı reddedip seküler kültüre yöneldi ama orada da tam kabul göremedi. Aradaki farkı bazen aşırı deneyimlerle kapatmaya çalıştılar. Yine de içten içe bir kıskançlık, bir dışarıda kalma hissi, bir kabul edilmeme duygusu yaşamaya devam ettiler.
Tam burada duygu kırılımı devreye giriyor.
Ben bu tür tepkilerde çoğu zaman yüzeyde kızgınlık, nefret, dövme isteği, yok etme arzusu görüyorum. Ama bu duyguların altında daha eski ve daha kırılgan şeyler var. Uzun zamandır taşınan yetersizlik hissi, aşağılık kompleksi, alay edilmiş olma duygusu, kıskançlık, provoke edilmişlik, korku, zayıflık, eksiklik, değersiz sayılma, önemsenmeme…
Bunların devamında reddedilmişlik ve kabul edilmeme hissi geliyor. Onun üstüne mutsuzluk biniyor. Mutsuzluğun altında kırılganlık ve mağduriyet duygusu var. Karşılarındaki kişiden mideleri bulanıyor çünkü o kişinin onlara önem vermediğini hissediyorlar. Bu da utanmayı tetikliyor.
İlk kez bir “beyaz Türk” ortamına girdiklerinde yaşanan sürpriz etkisi de burada önemli. Aradaki farkı kısa sürede kapatamayacaklarını anladıklarında, kabul görmediklerini hissettiklerinde, bu hayal kırıklığı ve çaresizlik başka duyguları tetikliyor. Sonra süreç ayrışmaya, öfkeye ve düşmanlığa dönüşüyor.
Oysa aynı mahalleden biri çok kötü bir şey yaptığında, ona önce ceza verilmesine, biraz dışlanmasına, sonra tövbesinin kabul edilmesine alan açılıyor. Ama karşı mahalleden biri aynı şeyi yaptığında, mesele kişisel hata olmaktan çıkıyor; bütün bir kimliğin cezalandırılması gereken sembolüne dönüşüyor. İkiyüzlülük de burada hayat buluyor.
Bana göre temel mesele şu: Eğer karşındaki kişi sana eksikliklerini, özellikle de kendi hayat döngün içinde kapatma ihtimalin olmayan eksiklikleri hatırlatıyorsa, ona verdiğin tepki sadece ahlaki ya da siyasi olmuyor. Duygusal, sınıfsal ve varoluşsal oluyor.
Bu noktada insanlar ikiye ayrılıyor.
Bazıları o eksiklik hissinden samimi bir yol haritası çıkarıyor. Görgü, eğitim ve istek birleşince gelişim ve dönüşüm başlıyor. İnsan kendini yeniliyor, öğreniyor, genişliyor, başkasının varlığını tehdit olarak değil, imkân olarak görebiliyor.
Bazılarında ise görgü eksik, eğitim kısmen var, istek var ama o istek gelişime değil, telafiye çalışıyor. O zaman sonsuz bir zalimlik doğabiliyor. Karşıdakini anlamak yerine ezmek, yetişemediğini kabul etmek yerine yok etmek, eksikliğini tamamlamak yerine başkasının fazlasını cezalandırmak istiyor.
Bazıları ise olduğu yerde kalıyor. Ne görgü, ne eğitim, ne istek. Onlarda süreç neredeyse hiç işlemiyor. Tesadüfi bir karşılaşma olmazsa, hayat başladığı formda devam ediyor.
Bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan kültürel çatışmayı sadece muhafazakâr-seküler, sağ-sol, dindar-laik kavgası olarak okumak eksik kalıyor. Bence asıl mesele biraz da şu:
Güç değişti ama rahatlık değişmedi.
Para değişti ama kabul edilmişlik aynı hızla el değiştirmedi.
Siyaset değişti ama içsel özgüven aynı hızda kurulmadı.
Bu yüzden bazı öfkeler siyasi gibi görünse de aslında çok daha kişisel. Bazı cezalandırma arzuları ahlaki gibi görünse de aslında çok daha sınıfsal. Bazı nefretler ideolojik gibi görünse de altında kabul edilmeme, küçük görülme ve yetişememe korkusu var.
Ve belki de en acı olan şu: Aynı kökten çıkmış, aynı ülkenin farklı kuşaklarında başka başka hızlarla şehirleşmiş, eğitim görmüş, zenginleşmiş, dünyayla temas etmiş insanlar; birbirlerini yabancı, düşman ve yok edilmesi gereken figürler olarak görmeye başlıyor.
Oysa mesele belki de şu kadar basit:
Birileri daha önce yürüdü.
Birileri arkadan geliyor.
Birileri yetişmeye çalışıyor.
Birileri yetişemediğini hissettikçe öfkeleniyor.
Birileri de öfkenin altında aslında kocaman bir kabul edilme arzusu olduğunu görmek istemiyor.
Belki de tam bu yüzden, bütün bu duyguların altını biraz daha dikkatli okumaya ihtiyacımız var.
Çünkü bu ülkenin sekülerleri de, muhafazakârları da kendi riyakârlıklarıyla yüzleşmeden sahici bir “biz” duygusu kuramayacak. Seküler kesimin yıllarca Atatürk’ün etrafında döndürdüğü, çoğu zaman içi boşalmış, yüzeysel ve gösterişli ritüelleri de bu hikâyenin bir parçası. Muhafazakâr kesimin bu ritüellere duyduğu tepkiyi zamanla karşı tahammülsüzlüğe, dışlamaya ve cezalandırma arzusuna dönüştürmesi de başka bir parçası.
Ama bu iki hakikat birbirini yok etmiyor. Tam tersine, ikisini aynı anda görebildiğimizde daha dürüst bir yere geliyoruz.
Bir tarafın riyakârlığını görmek, diğer tarafın öfkesini kutsamayı gerektirmiyor. Bir tarafın geçmişteki kibirli dilini fark etmek, bugün başka bir tahakküm diline razı olmayı gerektirmiyor. Bir tarafın bu ülkeyi sadece kendi sembolleriyle tarif etmesi ne kadar eksikse, diğer tarafın bu sembollerin hepsini rövanş duygusuyla değersizleştirmeye çalışması da o kadar eksik.
Çünkü günün sonunda biz aynı ülkede yaşayan, aynı sokaklardan geçen, aynı pahalılığı hisseden, aynı çocukların geleceğinden endişe eden, aynı hastanelerde bekleyen, aynı okulların kalitesini tartışan, aynı sabahlara uyanan insanlarız.
Farklı hikâyelerden gelmiş olabiliriz. Başka aile sofralarında büyümüş, başka kelimelerle dua etmiş, başka bayramlara daha çok anlam yüklemiş, başka müziklerle duygulanmış, başka liderlerin fotoğrafları önünde saygı duymuş olabiliriz. Ama çocuklarımız için istediğimiz şeyler birbirinden o kadar da farklı değil: Daha iyi eğitim, daha güvenli sokaklar, daha adil bir düzen, daha huzurlu bir hayat, daha özgür ve daha müreffeh bir ülke.
Bunu unuttuğumuzda, farklılıklarımız kimliğimiz olmaktan çıkıp silahımıza dönüşüyor. Oysa mesele birbirimizi yenmek değil; birbirimizi biraz daha anlamak, biraz daha yumuşamak, biraz daha dinlemek olmalı.
Belki de bu yüzden artık keskinleşmekten çok, konuşmaya ihtiyacımız var. Suçlamadan, küçümsemeden, geçmişin bütün hesabını bugünün insanından sormadan, bugünün öfkesini de tarihin tek hakikati sanmadan konuşmaya.
Seküler olan, muhafazakârın yarasını anlayabilmeli. Muhafazakâr olan, sekülerin korkusunu duyabilmeli. Biri diğerinin yaşam tarzını tehdit, diğeri öbürünün inancını gerilik olarak görmekten vazgeçebilmeli. Çünkü bu ülke, ancak birbirini sürekli terbiye etmeye çalışan insanların değil, birbirine yer açabilen insanların ülkesi olursa iyileşecek.
Ben hâlâ buna inanmak istiyorum.
Bizi yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. Büyük harflerle, yüksek sesle, slogan gibi değil; küçük masalarda, uzun sohbetlerde, mahcup gülümsemelerde, karşılıklı çaylarda hatırlamaya.
Şekerli ya da şekersiz çay içerken.
Belki kivi, oralet içerken.
Belki aynı masada, aynı fikirde olmadan ama aynı ülkenin insanı olduğumuzu unutmadan.
Çünkü bu ülkeyi ve çocuklarımızı mutlu, huzurlu ve müreffeh bir geleceğe taşıyacak olan şey, birbirimizi tamamen aynı yapmak değil. Farklılıklarımızla birlikte yeniden “biz” olmayı becerebilmek.

Garip Saptama…. (Ver1.1)
Garip Saptama….
Neye bakalım kafam da karışmıyor degil. Soyle söyleyeyim. Gecenlerde Eda bana 1 saatlik bir YouTube gondermis, bir stand-up komedi yapan çocuğun harbiye sahnesindeki gösterisi. Evvelinden 7 kocali hurmuz gösterisine gitmiştik, Mujdat Gezen ile Cagla Sibel in oyununu gerceklestirdigi. Baya kalabalıktı, 3-5bin kisi alıyor sanirim. Bende onden olacak diye blogun en arkasından bilet alınca, sahneyi GOREMEYECEGİMİZ, en uzak noktadan aktiviteye dahil olduk, bacak vs uyuşması da cabası. Neyse konumuza donunce, bana mesaji şöyleydi, annesini aldım verdim, Sileye gittim geldim Emine ablasını almak icin, saatlerce yolda kalınca olacak, saatlik trafik çekerken izlenir cok iyi! Bende, su an hatırımda degil ama trafiklim bir gundu açtım dinledim-izledim. Bence cok iyidi, ama gercekten cok iyidi. Yavan-rahatsizlik yaratan bir an olmadi desem yalan olmaz, ki o konularda, agizimda az bir eksi, kekremsi tat olsa soğurum, bu defa hic yasamadan hizlica bitti gitti. Cok cok sasirdim, cok iyidi. Çocuğun daha evvel izlemiştim ama Kisa kısa reel lar olarak, bana herhangi bir stand-up ci gibi gelmişti ama bütününde, CEm Yilmazdaki akisi hissettim kendimde, sıkılmadan tekrar tekrar izlerim. Aklımda bir suru sey kalabildi, ama guzel olan bu noktanın yanında bizi her defasında uçurumun kenarından çekmesi veya hic farketmediğimizde derin bir uçuruma düşüşümüzün yarattigi sürpriz manevralar kaldı tat olarak. Dalgıç, trafik kazasi, OSS’ye hazirlik, yatay gecis kovala, dalarak vb…..pek iyidi.
Neyse konumuz bu da degil. Konumuz çocuğun tutuklanması ile bende olan (ve hatta uyurken de kelimelere ve dışa vurulan duygulara dönüşen) yazma istedi. PIT diye düştüm elma arkamda sesini duydum, su an terasta gölgede, gunesin doğal yansıması ile ısınıp (evvelki gunun yagmurunun serinliği) yazıyorum, elmadan da turta yapti Cheryl dun. Bu arada Alman komsumuz geldi ve LÜP diye goturdu, bizim 2-3 defada parca parca bitirebileceğimiz turtayi 🙂 Masallah!
Benim HPE de cok kullandigim ve insanları, tepkilerini anlamak icin, bana da yardimci olsun diye kullandigim bir “Duygu Kırılımlari Cemberi” vardi. Bunu belki empati yapabilmek icin kullandım ama neticede karsimdakini daha iyi anlamak, çözmek ve ona gore bir antidot veya davranış belirlemek icin kullandım. Aksi durumda sana sinirlenen birini, rahatlatmak icin yaptigine sey onu daha da çileden çıkartabilir vsvs…
Son donem 20 yılda, hep anlatırım evvelki 20-30-40 yılın elitlerinin asiri görsel, seculer ve demokrasi ve Ataturkculuk söylemleri altında rahatsızda ama kabullenir ile yaşamaları ve bu seculer tayfanın yonetimi devam ettiremeyip, muhafazakar tayfanın, gelir seviyesi dusuk ama inanc konusunda manuplasyona acik olan tayfa ile birlikte cogunluk olduklarını, once yemek secimlerde sonra genel secimlerde farkına varması ile, yonetimi devralmalari ile, eskinin lafta da kalsa söylemlerinin her birine gıcıuk olmasi ve tersini yapması gibi bir durumla karsıkarsıya kalıyoruz. Evvelkiler Ataturk dedikçe, bunlar cok ta dalmiyorlar ama muhafazakar bir Ataturk portresini, Mustafa Kemal diye eviriyorlar, kadinin acık giyinmesine karsi turban, milli bayramlara karsi dini, normal okula karsi imam hatip vsvsvsvsv…Mücadele dengeye gelir diye ben umutluydum ve hala da umutluyum cunku, cogunluk gruptaki Muhafazakar tayfa hem sermayeyi eski elitlerden kendi zenginlerine aktarırken ayni zamanda da cocuklarını okutuyorlardı. İmam hatip diyen dışarda, icerde cocuklarini amerikadan fransada okutuyor, araca derken disarda, çocukları ingilizceyi sular seller gibi öğrensin diye ugrasiyorlardi. Bakınca muhafazakar elitlerde cocuklarını ve nesillerini, seculer elitler gibi yetistiriyor, ama dinden bugune olmaz ve jenerasyon gerekir, kabul icin transformasyon icin, içselleştirmek icin. Bir bektasi arkadasim var Hakan Ozcan, babasi dermiş ki, zaman icinde bektaşiler ateist, aleviler bektasi, solcular komünist, savcılar solcu-sosyal demokrat, dincilerde sağcı olur…..degisim herkesi hizalar diye…. Benim kuzenim (Hasan Hakyemez) dinci milliyetçi muhafazakar olarak benim nasil bir kayıp nesil oldugumu söylerken, küpeme ve hayatıma bakıp, oturduğu Konyadaki Karaaslandan, çocuğunun küpe takıp, gitar çalıp, yurtdisina kaçıp bosanacagini hayal etmemişti kibri ile.
Bizde bir is ortağı var, bugune kadar F..TÖ ile adı anılırdı, 15 Temmuz oldu, bir anda dondu normal muhafazakara ama biliniyor ki afrika aktiviteleri, amerika ziyaretleri, belki icten i,ce devam ediyordur, cunku güçten besleniyordu, kolay vazgeçmez. O bir gun, daha evvel y,ne isten tanistigim Mason oldugunu bildigim baska birisine is teklif etti. Amac, şirketini muhafakardan elitist bir forma döndürmek. O da, bu dönüşüp jenerasyon kadar sürer demisti, bana anlhtmisti. Tesadüf bende aynını ona yorum olarak demistim. Bu dönüşüm icin ayni jenerasyonda olmaz, çocuğunu alır okutur kendi kanatları ile ucmaini sağlarsın, sen onun yaptıgı secimlere karışmaz ama üzüntüsünü yüreğine basarsın ve onun çocukları senin bu muhafazakar bakısından habersiz donudur. Hayat boyle. Yani çocuğunun çocuğunu bu beyaz turk diye tanımladıkları adamlara benzetmenin yolu.
Şimdilerde dusunuyorum, beyaz Turk diye tanımladıkları sey aslinda ayni orijinden cıkma. Yani kimsenin kimseden ciddi anlamda farkı yok. Bu sadece gözlemle idda edebileceğim birsey ve bilimsel ve arkası super dolu bir idda degil. Bu arada bir ironi den de bahsedeyim, son donemde surekli elit bunlar veya o bahsi gecen beyaz Turk dedikleri insanlara bir asagilama ve baskilama var ya, her ne sebeptense (egitimli olmaları, farkli konuşmaları vsvs) bu adamlar aslinda o cok ogunulen “yerli milli” teknolojileri hayata geçirenler. Yani savunma sanayide insansız hava aracı yapan, tank top yapan, elektronik cocumler üreten veya elektrikli araba yapan insan ve muhendislerin cogunlugu aslinda, asagilamak icin veya ayristirmak icin kullanılan beyazTurk tanımına uyuyor. Yan,i bu adamlarla bir odada veya bir kafede otursalar, ucuncu veya besinci dakikada ayrılıp kavga edebilirler, bu adamların bu ürünlerin tasarımında veya geliştirilmesinde calistiklarini bilmeden 🙂 Komik…ama sadece biz Anadolu Türklerine ozgu çelişkiler…
Origin konusuna gelirsek, Turkşiyede, monarşi zamanında zaten bir rolu olan insanlar haric ki bunlardan bir ikisi benim arkadasim (adamin buyuk dedesi Padişahın defterdarı imiş veya Sokullu ailesinden gelen bir kadın) bunlar anadolu ve koy görmemişler veya sürgün görmemişler. Kalan cogunlugu iki ayri kategoriye dahil edersek, 1. Dunya savaşı ve sonrasından Balkanlardan anadoluya göç edenler ve born and grown anadolulu olanlar. Dogma büyüme Anadolulu olanlar genelde Cumhuriyette köylüler, ve Cumhuriyet ile cocukları yakın sehre tasiniyor vs.
Senaryo su: Osmanlının son doneminde Hoca-Hatip-Tuccar vs olabilmiş aileler, cocuklarini Cumhuriyet ile okutmaya sehre gönderiyor. Ve bu adamlar memur oluyor, Ogretmen-Saglıkcı vs. Ve Bunların cocuklarıda 80 ve 90li yıllarda buyuk sehirlete Üniversite okumaya geliyorlar ve beyazTurkluk burada başlıyor. Bunlar Dunyayi görme tecrubesi yasarken Çocukları ise gecmislerden tamamıyla kopuk kisiler oluyorlar, en losely coupled gencler, iyi egitimli ama ulkeye ne kadar baglı net su an olcemedigim kisiler oluyor. Eger bunun yerine ilk adımda koyde ve koylu oldu isen, cocuklarını koyden yakın sehire ama ayni standartta sehrin kenarında koy yasamı yasatıyorsun ve onların cocukları ilke üniversite okuyorlar ama muhafazakar cevrenden cikamadiklari veya cok geç çıkma şansı yakaladıkları icin, bir jenerasyon geriden geliyorlar ve bunların cocukları muhafazakar-seculer-milliyetci karmasina maruz kalan cocuklar olqyorlarve konuşmalarında veya yasam tercihlerinde bunu hissediyorsun. Ve bunlar sayet yırtdisina giderlerse bu etkiler cocuklarına da aktarılıp farkli bir versiyon Almanci oluyorlar veya eğer Turkşiyede kalırsa da tam kabulu asla olmayacak olan beyaz yaklar oluyor. Cumhuriyet ile, yakın sehirde esnaflık ve Tuccarlık yapanlar ise cocuklarını yanlarından ayırmadigi gibi, kendi muhafazakar kodlarını korurken, babaların yaşlanması ile ailelerde travmatik degisimler olsada muhafazakar kitlenin çekirdeğini oluşturan ve aynı normları sonraki genlerine aktaracak yeni donem zenginleri veya oy potansiyellerini oluşturuyorlar. Zenginlerse ise cocukları muhafazakarlığı redddetmye başlayıp seculer ve o kultur icerisinde takdir edilemeyecek seylere de imza atabiliyorlar. Tıpkı su spiker Mehmet Akif veya Esma denen kadin gibi. Kabak çiçeği dediğimiz sey. Buralarda asiri deneyimler ile aradaki fark kapatılmak istense de yine bir beyazTurkluge kabullenme olmuyor onlarda buna acik acikj talibiz demiyorlar. Hafiften kıskanclık veya nefret soylemleri burada tetiklenmeye ve yayılmaya başlıyor. İstanbullu muhafazakar ailelerde de aynı sehirli muhafazaalrlardaki gelişim yaşanıyor ama bunlar ulkeye su an yon veren profilleri sağlıyor ve OY degil OY isteyen ve bu gucu kullanan cakarlılar da buradan geliyor.
Simdi duygu kırılımına gelirsek, temelde kızgınlık+nefret+dovme istegi+yok etme istegi gibi duyguları ben hissediyorum hep, bu tur konulara tepki koyan insanlarda.
Bakıyorum, tepki söylemlerinde Angry var…altında, uzun zamandir yasanan yetersizlik ve asagilik kompleksi, yabibda Mad olmak, Agresiflik var gibi, ve onun altında da alay edilmiş olma, kiskanclik, provoke edilmiş olma var gibi. Paralelinde korku da var ve bunun altında da zayıf ve eksik olma altında ise değersizse onemsiz sayılma korkususu hissediliyor. Devamında reddedilmiş ve kabül edilmeme, uzerine ise mutsuz olma var. Bu mutsuzluk ise kırılgan olma ve victim hissetmekle geliyor. Ve karsilarindakinden mideleri bulanıyor, cunku karsilarinda sucladiklari kisi onlara onem vermiyor gibi hissediyorlar, kendilerinde utanma sozkonusu. Zaten ilk bir beyazTUrk ortamna girdiklerinde bunun. Uzerine yasanılan sürpriz etkisi var ki, negatif anlamda aradaki farkı kapatamayacaklarını anlamak ve kabul görmediklerini hissetmek onları hayal kirikligina ugramis ve caresiz kılıyor ve hemen ardından diğer duygular tetikleniyor ve süreç ve ayrışma başlıyor.
Oysaki, ayni mahalleden birisi cok kotu birsey yaptiginda, sadece ceza girmesine ve biraz dislanmasina ve sonrasinda tövbesinin kabul edilmesine olanak veriliyor. Burada da hyporicy boyle hayat buluyor.
Eger karsilarindaki kisi onlara eksikliklerini ve kapatma ihtimalleri olmayan (kendi hayat döngüleri icerisinde) eksikliklerini hatırlatıyorsa, burada samimi olarak bir yol haritası çıkartanlar ile Gorgu/Egitim/Istek uclusunde 0/1/1 olanlarda sonsuz bir zalimlik ve karşıdakilerin yok edilmesine varan bir nefret istegi olurken, 1/1/1 olanlarda samimi bir gelişim ve dönüşüm sureci basliyor. 0/1/1 olanlarda ise yukarda anlatılan senaryolar yine durmuyor ama uzun donemli dirençli bir degisim egriti çiziyor. Tabi bunun yanında 0/0/0 oldugu hali ile kalıp bir tesadüf olmaz ise oldugu sekli ile devam ediyor ve etkileşimi olmuyor ve 0/0/1 lerde cumhuriyet baslangici donemsel gelişim devam ediyor ve 0/1/0 zararsız etkilesimsiz süreç isliyor.
Alper @ Akfirat Teras